İnsan En Çok Neyi Kurban Etmeli?
Hayat bazen insanı birbirinden uzaklaştırıyor. Aynı evin içinde… Aynı masanın etrafında… Aynı şehirde… Ama bambaşka dünyalarda yaşamaya başlıyoruz. Birbirimizi gerçekten duymadan konuşuyor… anlamadan cevap veriyor…

Şenay Gültan Seyrekoğlu
senaygultan@gmail.com -TAN ZAMANI Şenay Gültan Seyrekoğlu Wellness Coach (Sosyolog/ Yaşam Koçu)
İnsan En Çok Neyi Kurban Etmeli?
Hayat bazen insanı birbirinden uzaklaştırıyor. Aynı evin içinde…
Aynı masanın etrafında… Aynı şehirde…
Ama bambaşka dünyalarda yaşamaya başlıyoruz.
Birbirimizi gerçekten duymadan konuşuyor… anlamadan cevap veriyor… Kalbimizi tam açmadan ilişki kuruyoruz.
Ve zamanla fark etmeden içimizde görünmez duvarlar oluşuyor.
Kırgınlıklar… Yargılar… Geçmişten taşınan yükler…
Bir süre sonra sadece insanlara değil, hayatın kendisine de mesafe koymaya başlıyoruz.
Oysa insanın en derin ihtiyacı, yalnızca sevilmek değildir.
Gerçekten görülmek…anlaşılmak… Ve olduğu haliyle kabul edilmektir.
Belki de bu yüzden bir insanın içini en çok yumuşatan şey, anlaşıldığını hissettiği o küçücük andır. Bir hikâye anlatılır…
Yaşlı bir adam, bayram sabahı erkenden evinin önüne bir sandalye koyup oturur.
Yoldan geçenleri izler. Komşusu dayanamaz, sorar: “Birini mi bekliyorsun?”
Yaşlı adam gülümser. “Belki…” der. “Ama en çok da insanların birbirine yeniden yaklaşmasını bekliyorum.”
Sonra sessizce ekler: “Eskiden bayramlarda insanlar sadece kapıları değil, kalplerini de açardı.” Belki de gerçekten mesele tam budur.
Kapıları açmak kolaydır. Asıl zor olan, kalbi açabilmektir. Çünkü kalbimizi kapatan şey çoğu zaman yaşadıklarımızdır. Kırıldığımız yerler…
Anlaşılmadığımız anlar… Affedemediğimiz insanlar…
Ve zamanla insan, kendini korumak için sertleşmeye başlar. Ama sertleştikçe de uzaklaşır. Kendinden… İnsanlardan… Sevgiden…
Oysa hayat sürekli bize şunu hatırlatıyor: Karşındaki insan da senin gibi bir yolcu.
Onun da korkuları var. Onun da yaraları… Eksikleri… Beklentileri…Belki onun da içinde görülmeyi bekleyen bir çocuk var.
Ve bazen bir insanı gerçekten anlamaya başladığında, ona kızmak yerine onu hissetmeye başlıyorsun.
İşte empati tam burada doğuyor. Çünkü empati, sadece birini anlamak değildir.
Kendinden başka bir “ben” olmadığını hissetmektir. Belki de bu yüzden bazı öğretiler yıllardır aynı şeyi söylüyor: “Karşındaki de sensin.”
Onun acısı başka bir yerde senin acına dokunuyor. Onun korkusu, senin korkuna… Onun arayışı, senin arayışına…
Ve insan bunu fark ettiğinde, ayrılık hissi yavaş yavaş çözülmeye başlıyor.
Belki de insanın en büyük yükü, kendini diğerlerinden ayrı sanması.
Bu yüzden belki de insanın en çok kurban etmesi gereken şey; egosu…
Haklı olma ihtiyacı… Sürekli savunmada kalma hali… Geçmiş kırgınlıklara tutunmak… Kalbin etrafına ördüğü duvarlar…
Çünkü gerçek paylaşmak sadece sahip olduklarını vermek değildir. Bazen birini gerçekten dinlemektir. Bir omuz olmaktır. Bir kalbi yargılamadan tutabilmektir.
Ve bazen en büyük iyilik, birine “seni anlıyorum” hissini verebilmektir.
Bugün kendine şu soruyu sor: “Ben kalbimde neyi taşımaya devam ediyorum?”
Ve ardından şunu: “Beni sevgiden uzaklaştıran neyi artık bırakabilirim?”
Küçük bir pratik: Bu bayram birine gerçekten sarıl… Sadece bedeninle değil…kalbinle…
Belki uzun zamandır hepimizin ihtiyacı olan şey, tam olarak budur: Birbirimizi yeniden insan gibi hissedebilmek…
Çünkü insan, birlik hissini hatırladığında iyileşir. Empati kurdukça yumuşar.
Affettikçe hafifler. Sevgiye yaklaştıkça, aslında kendine yaklaşır. Ve sevgi…hissedildikçe çoğalır.
İyi bayramlar… Ve belki de şimdi…
Tam zamanı…
Tan Zamanı

